Yıl 2006, Geyre Vakfı Afrodisias Kazıları için Aydın’ın Geyre Köyünde bir Müze Salonu yapılması adına tanışmıştım kendisi ile..2008 Yılında açılışını yaptığımız ”Sevgi Gönül Sebasteion Tapınağı” Salonunu bizlere kazandıran değerli Hocamız 20 Mart ‘ta aramızdan ayrıldı. Kendisine fiziken veda edememiş olmanın burukluğu ile yolun ışık olsun sevgili Cengiz Hocam.. Yaşamda hep üretmenin ve var etmenin ne demek olduğunu yüzün üzerinde yazdığı kitaplarından anlayabiliyoruz.

Halen öğrencisi olduğum İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü derslerinin Uygarlık Tarihi dersinde Hocamın adını okuduğumda gözlerimden akan yaşlarla kendisini tanımanın değerini bir kez daha anlamış oluyorum. Büyük ustanın yolunda kendisini buradan sizlere tanıtmak isterim.

Afrodisas Sevgi Gönül Sebasteion Tapınağı Salonu: Mimar Cengiz Bektaş 2008

Anadolu’da Uygarlıklar Konusu içinde Cengiz Bektaş.. TÜRK EVİ , Kitap, Cengiz Bektaş İstanbul: Yem Yayınevi, 2013. s. 11-12)

Anadolu tarih boyunca büyük nüfus hareketlerine konu olmuştur. Anadolu belirtildiği üzere suyolları ve kara yollarının kavşağında yer almaktadır. Asya ile Avrupa arasında geçiş güzergâhını oluşturduğu gibi, Kuzey Suriye ve Doğu Akdeniz kıyıları üzerinde Mısır ve Afrika’ya bağlanabilmektedir. Mezopotamya ve Basra Körfezi ile ilişki Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu üzerinden Orta Anadolu’ya, Kayseri, Çorum’a ulaşan ticari ve askerî güzergâhla sağlanmaktaydı. Asur, Pers, Makedonyalı Büyük İskender Anadolu’yu bir baştan bir başa kat eden yol ağlarını kullanmışlardır. Kara yolları ticari, askeri ve siyasi yol olarak tarih boyunca kullanılageldi. Anadolu üç tarafı denizle çevrili olması sebebiyle suyollarının da kavşağında yer almaktadır.

Anadolu yol ağlarının merkezinde yer alması dolayısıyla insan hareketliliğinin yöneldiği bir alan olmuştur. Anadolu coğrafyası Doğu – Batı, Kuzey – Güney, Kuzey Batı – Güney Doğu, Kuzey Doğu – Güney Batı istikametinde kara yolları ve suyolları ile sürekli olarak göçlere tanıklık etmiş, maruz kalmıştır. Nüfus hareketliliklerinin kaynağında neolitik dönem tarımında toprağın tükenmesi sorununa cevap arayışı ya da yerleşik tarım ve hayatın başlamasıyla gelişen şehir hayatının ihtiyaç duyduğu hammaddelerin temini arayışları kaynaklık edebiliyordur. Daha büyük bir neden ise savaşlarla yerinden olan nüfusun, daha güçlü bir uygarlık ya da topluluğun baskısı altında yeni yurt, yerleşme yeri arayışları olabilmektedir. Buna ticari ve askerî seferlerin yarattığı hareketliliği, bu hareketlilikle taşınan nüfusu da ekleyebiliriz. Göçlerin kaynağında tabii afetler ya da kuraklık gibi iklim değişiklikleri de yer alabilmektedir.

Tarih boyunca Anadolu bütün bu nedenlerle nüfus hareketlerine, yerleşmelere konu olmuştur. Çok sayıda topluluk ve kültürlerin bu hareketlilik esnasında Anadolu’ya gelmeleri, geçiş güzergâhı kullanmaları, yerleşmeleri söz konusu olmuştur. Sayısı topluluk, modern kavramlarla ifade eder isek dini, etnik, ulus ve uygarlıklar Anadolu coğrafyasında geçmiş, bulunmuş, uzun süre hayat sahası olarak kullanmış, yer ve yurt edinmişlerdir. Asur, Hitit, Likya, Akadlar, Akalar, Likyalılar, Frigler, Urartular, Persler, Semitik topluluklar, Kadim Suriye bölgesi halk ve uygarlıkları, çok erken tarihlerde İskitler, İskender sonrasında Hellenistik ardıllar, İslamiyet’le birlikte Müslüman toplulukların fetihlerle bölgeye yerleşmesi burada ilk ağızda zikredilebilir.

Nüfus hareketlerinin öznesi olan topluluklar ister geçiş güzergâhı olarak ister kalıcı yerleşmeye dönüşerek buranın sakinleri haline gelsinler kendi kültürlerini, dinlerini, inançlarını, toplumsal yeniden üretim mekanizmalarını, uygulamalarını, toplumsal müesselerini birlikte getirmişler, burada olan en eski ve canlı sakinleri ile karşılaşmışlar, ilişkide bulunmuşlar, alışverişler gerçekleştirmişlerdir. Bu yoğun bir biçimde iç içe geçmeyi, kültürel geçişleri beslemiştir. Çoğu kez herhangi bir inanç, ezgi, uygulama kökenden koparak, burada oluşan yaşam çevresinin parçası haline gelmiştir. Bu anlamda Anadolu coğrafyası yoğun bir melezleşme bölgesi olarak görülebilir. Kültürlerin, toplulukların, inançların melezleşmesi Sümer kaynaklı bir inanç ya da adlandırma hatta bir uygulama kökenden bağımsız olarak Anadolu’da ortaya çıkan yaşam tecrübesinin parçası olarak kelimenin tam anlamıyla pat diye karşımıza çıkabilir.

Kutu-7.1. Şamaş Şamaş/ Askı

Antalyalı ustaların bir evin çatısını kapatınca “keser oynatma” gelenekleri var. Çatıda, kiremidin üzerine döşeneceği kiremit altı tahtası kapanıp bitirilince, ustalar keserlerini tahtanın üzerinde takırdatmaya başlıyorlar. Keserin tıkırtıları bir ezgi olup çıkıyor.

Öyle ustalar varmış ki, keser oynattı mı yirmi keser birden takırdıyor sanırmışsınız. Bu, işini bitirmenin bildirilmesiymiş. Emeğin kutlanmasını istemek kısacası…

O zaman askı asılırmış.

Çatının üzerine bir bayrak dikilir, bir başka direkle arasına ip gerilirmiş. Evi yaptıranın hısımı-akrabası, konukomşusu, ustalara armağanlar getirirler, bu ipe asarlarmış. Kimi havlu, kimi göyneklik, kimi şu kimi bu… Gönüllerinden ne koparsa… (Bu gelenekle Anadolu’nun başka yerlerinde, günümüzde de karşılaştım.)

Antalyalı ustalar bu keser oynatma sırasında, “Şamaş, Şamaş” derlermiş.
Şamaş, Mezopotamya’da güneş tanrısnın adı.
Gördüğünüz gibi ne denli eskilere varıyor kimi kökler, gelenek…
Anadolu gerçek bir kültür kazanı. Hem de gerçekten en eskilerinden… Belki de en eskisi…
Bugün bilinenlere göre toprağın elle sürüldüğü ilk yerleşmenin gerçekleşmesi Anadolu’da.
Bu çalışmayla size, bu coğrafyanın birikiminden, yaşama kültüründen doğan “ev”i, ana çizgileriyle kimi örnekleri üzerinden tanıtmayı amaçladım.

(Cengiz Bektaş, Türk Evi, İstanbul: Yem Yayınevi, 2013. s. 11-12)

Her gelen göç dalgası yeni bir kültürün eski yaşam çevresine dâhil olmasını getirmiştir. Bu durum çok farklı toplumların, kültürlerin bir araya geldiği mozaik toplum hali değildir. Şarkiyatçılığın Doğu toplumlarını tanımlamakta çok başvurduğu mozaik toplum kuramı, Anadolu coğrafyasında ortaya çıkan ortak yaşama tecrübesini ve toplumlaşma modellerini açıklamaktan uzaktır. Anadolu’da karşımıza çıkan bu durum, bir mozaik toplum hali değil, daha çok iç içe geçişlerin, alışverişlerin yoğun yaşandığı bir melezleşme olarak görülmelidir:

Kutu-7.2. Bu Ezgi Kimin?

Yaşadığı topraklar üzerinde, gelmiş geçmiş bütün kültürlerin doğal kalıtçısı önce orada büyüyenlerdir. Bu nedenle, elbette Makedonya’daki Osmanlı evine bugünün Makedonyalısı Makedonya evi, Filibe’deki Osmanlı evine Bulgaristanlı Bulgaristan evi, Yunanistan’daki Osmanlı evine de bugünün Yunanistanlısı Yunanistan evi diyecektir. Gerçekten de bu evler, yaratıldıkları coğrafyanın evleridir tam tamına… Ben bugün ‘Türkiye evi” dersem de, ya da Türkiye vatandaşı olarak yaşayanlara, üst kimlik olarak, Türk dendiğine göre “Türk evi” dersem de doğru bir şey söylüyorum elbette… Ama bunu, Osmanlı yaşama kültürünün, bütün bu topraklar üzerinde ortak yaşamdan yarattığını bilerek söylüyorum “Türk evi” sözünü.

Makedonya’nın başkenti Üsküp’teki Kril-i Metody Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin çağrılısıydım 2007 yılı yazında… Onların isteğine uyarak Kriva Palanka kentinin Osogowsky Manastırı’nda gerçekleştirilen “Yaz Okulu”nu yönettim.

Oradaki ilk derslerimden birinde, burada “Bu Ezgi Kimin?” başlığı altında yazdıklarımın ilk bölümünü söyledim. Mimarlık Fakültesinin dekanı beni dinledikten sonra bir bilgisunar filmi getirtti. Onu izledik öğrencilerle birlikte. Bulgaristanlı halk bilimcisi bir hanımın gerçekleştirdiği bir belgeseldi film…

İstanbul’a bir toplantı için geldiğinde Türk dostları onu bir eğlence yerine götürüyorlar. Orada hep birlikte söylenen “Üsküdar’a Gider İken” ezgisini duyunca şaşırıyor. Çünkü o bunu Bulgar ezgisi olarak bilmektedir. Ezginin ardına düşer Midilli’ye gider. Orada da bu ezgiyi herkes bilir. Bir delikanlı ile bir genç kızın sevi ezgisidir bu kez. Arnavutluk’a geçer, orada da öyle… “Bu bizim ezgimiz.” derler oralılar da… Makedonya’da bir papaz kilise ezgisi derken, hoca “Bizim dinsel ezgimizdir.” der… Sarayova’da bir oda dolusu Müslüman sallana sallana ilahi olarak söylemektedirler, “Üsküdar’a Gider İken”in müziğini başka sözlerle… Sırbistan’da, “Bu ezgiyi Türkler kendilerinin biliyorlar.” deyince köktenci Sırplar ona “Türk casusu” derler, ellerinden yardımlarla zor kurtulur. Kendi ülkeleri Bulgaristan’da daha da kötü şeyler olur.

En sonunda soruyor halk bilimcisi hanım: “Bu ezgi kimin?”

Türk evi, Bulgaristan evi, Yunanistan evi, Arnavutluk evi, Makedon evi vb. sözlerini de anlatmıyor mu bize bu öykü?

(Cengiz Bektaş, Türk Evi, İstanbul: Yem Yayınevi, 2013. s. 33-34)

Anadolu coğrafyasında bu iç içe geçişlerin, çoğalışların neolitik dönemden bu yana tarımsal bitkilerin yayılışında, yine toplumsal hareketlilik ve alışverişlerle birlikte görme imkânı vardır.

Antalya Akdeniz Üniversitesi Olbia Sosyal Özeği yapınızla Ağa Han Mimarlık Ödülü hakkında M.Cengiz hocamın değerlendirmesi:

Antalya’ya Üniversiye’ye bir konferans için çağırdılar. Konuşmamdan sonra dediler ki: “Bizim bir kimlik sorunumuz var. Üniversite olarak bir kimliğimiz yok.” Ben de dedim ki “Yalnız sizin değil hepimizin bir kimlik sorunu var.” Bütün üniversitelerimizi yerleşim yerlerinden 10-20, kimi kez daha çok km ileride yaptık. Balıkesir’de 22 km, Van’da 17 km, Malatya’da 12 km uzaklıkta. Burada yetişecek insanlar geleceğin toplumunu kuracaklar ama kendi toplumlarını tanımıyorlar.

Öğrenciler dik açılı bir durumdaki tasarı içinde bir yere giderken zikzaklar çiziyorlardı. Tasarı yere, coğrafyaya uygun değildi. Öncelikle doğaya uygun bir yol yapmak gerekliydi. Yere eğrisel neredeyse köşegen gibi bir yol çizdim. “Bakın!” dedim. “Bu tasarlayabileceğim çözüm. Bu yol coğrafya eğrilerine uyacak. Üniversite kapısından giren kimse yürüyerek gidebilecek. Bütün fakülteler ilişki kurabilecek.” Üç gün boyunca lastik ayakkabılarla alanda dolaştım. Benim asıl amacım bu yolun nasıl oluşturulacağı ve nasıl görünüşler değiştirerek oylumlar arasında akıcılık yaratacağı oldu.

Böyle bir oylumda insanlar kendilerini nasıl rahat hissedecekler? Alıştıkları gereç ve alıştıkları oylum akışı gerekliydi. Alıştıkları gereç deyince tüm duvarcıları, yapıcıları eski Antalya evlerine götürdüm. Zemini kazınca travetenler çıkıyordu. O travetenlerle duvarları yaptık. Böylece ne taşı atmak için ne de dışarıdan taş getirmek için para harcadık. Bir kuruş alınmadı dışarıdan, üniversite kendi yağıyla kavruldu. Bu çok önemli bir nokta. Kaynakları doğru kullanmaya çocuklarımız alışmalı; tıpkı musluğu kapatmayı, elektrik düğmesini kapatmayı öğrenmek gibi alışmalılar.

Bütün tavanlar ahşap, 3 metre boyunda. Ama 7 metre 8 metre açıklık var; ona göre makas olmalıydı. Bildiğimiz eski tür makası ters çevirip yaptım. Altında durduğunuz zaman bir geminin altını denizin dibinden izler gibi oluyorsunuz. Herkes de bu duygusunu dile getirdi.

Sedir ağacının anavatanı Lübnan değil Antalya’dır. Torosların içinde 2200 yıllık ağaç var. Bu yüzden gemi teknolojisinde devrim yapmışlar. Eskiden tekneler yığma “masif kalaslarla” yapılırken Antalyalılar önce iskeleti yapmışlar. Üzeri incecik tahta ile kaplanmış. Böylece daha yeğni, bu yüzden de daha hızlı gemiler yapmışlar. Antalyalılar geçmişte çok önemli denizcilerdir.

Ağa Han Ödülü için gözlemci olarak Mısırlı bir profesör geldi. Yapı üzerine bildirim yazacaktı. Sabah oylum içine bıraktım onu. Akşam buluştuğumuzda bana “Ben hiç bir yapının içinde 12 saat kalmadım. Burada hala kalmak istiyorum.” dedi. Bunu bir de öğrencilerde düşünün. Burada arkadaşıyla buluşuyor, eğleniyor, sosyalleşiyor. Türbanından önce onun çoşkusunu düşünmelisiniz. İzlencemizde öyle yerler vardı ki birlikte birşey üretiyorlardı. Bir çocuk geldi omzuma dokundu ve bana “Bu oylumlar yaşamım boyunca beni izleyecek.” dedi. Bir mimar olarak bundan büyük mutluluk olur mu? Öğrencilerin başarı yüzdesi (bir araştırmaya göre) %25 arttı. Üniversite birçok birincilikler aldı.

Olbia Sosyal Özeği, Antalya

 

 

Categories :
Genel

Readers Comments

  1. Daisy

    Harika bir yazi olmus. Tesekkurler 😊

Add Comments

You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>