17. yüzyılın en önemli düşünürlerinden John Locke’a göre insan zihni doğuşta boş bir levha gibidir. John Locke bu levha için Latincede boş levha anlamına gelen ‘tabula rasa’ deyimini kullanıyor. Zaman geçtikçe bu boş levha deneyimlerle, öğrenilenlerle dolar.

Locke, insanın yaşamındaki tek yol göstericinin akıl olduğunu savunur. İnsanın, yol göstericisi olan aklını kullanıp, her türlü gelenek ve otorite baskısından kurtularak özgür düşünceyi seçmesi gerektiğini öne sürer. İnsanı ve toplumu ileri götürecek şeylerin başında özgür düşünce gelir.

 

John Locke bu görüşleriyle otoriteye boyun eğmeyi öneren mutlak egemenlik düşüncesini sarsan ve oradan giderek liberalizmin öncülüğünü yapan ilk düşünür olarak tarihe geçti. Locke, savunduğu özgürlük, eşitlik ve güçlerin paylaşımı görüşleriyle İngiltere’nin siyasal yapılanmasına yaptığı etki kadar Fransız ve Amerikan devrimlerinin alt yapısını hazırlayan filozof olarak kabul ediliyor. 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’a karşın yetkilerini kısıtlamaya yanaşmayan kralın yetkilerinin kısıtlanmasına yol açan 1689 tarihli Haklar Yasası (Bill of Rights) John Locke’un düşüncelerine dayanan bir düzenlemedir.

Tabula rasa görüşü Locke’u, her şeyin doğuştan belli olduğunu savunan kaderci filozoflardan ayırır. İnsan, her şeyi doğduktan sonra dünyayı gözleyerek öğrenir. Dogmaların bu sistemde yeri yoktur. Locke, insan haklarını yaşam, özgürlük ve mülkiyet temellerinde toplar. Yasalar ve kurumlar bu hakların korunmasını sağlamaya yönelik olmalıdır. O nedenle de bağımsız bir yargı sistemi her şeyden daha önemlidir. Locke, özgürlüğün sınırını da çok bilinen bir tanımla çizmiştir: “Bir kişinin özgürlüğünün alanı, başkasının özgürlük alanının sınırında biter.”

Hakların korunmasının bağımsız yargıya bırakılması ne kadar önemliyse yasaların hazırlanmasının halkın seçtiği temsilcilerden oluşan yasama organına yani parlamentoya bırakılması da o kadar önemlidir. Bu iki organın yanında yer alacak olan yürütme erki yani hükümet, parlamentonun çıkardığı yasaları uygulamanın yanı sıra uluslararası antlaşmaların yapılmasından, savaşa ve barışa karar verilmesinden de sorumlu olmalıdır. Özetle parlamento yasaları yapmalı, hükümet bu yasalara dayanarak uygulamayı yürütmeli, yargı organı da hükümetin uygulamalarının parlamentonun çıkardığı yasalara uygun olup olmadığını denetlemelidir. Bu anlatımıyla Locke, uygar dünyanın yaşamına yön veren güçler ayrımı ilkesinin adeta resmini çizmiştir.

Thomas Hobbes, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tek elde toplanmasının (Leviathan) ülke için iyi olacağını savunmuş buna karşılık çağdaşı John Locke, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmasının yani mutlak gücün sınırlanmasının yararlı olacağını öne sürmüştü.
İki İngiliz filozofu John Locke ve Thomas Hobbes’un ortaya attığı görüşler o günden bugüne kadar hep gündemde kalmıştır. Aradan 300 yıldan uzun bir süre geçmiş ve dünyada mutlakiyet ile güç paylaşımı pek çok yerde pek çok kez denenmiştir.

Batı dünyası ağırlıklı olarak John Locke’un güçler ayrımı ilkesi çerçevesinde düzenlemeler içindeyken doğu dünyası her iki görüşe uygun deneyimler arasında gidip geliyor.
En ilginç ülkeler ise görünürde güçler ayrımı ilkesine uygun düzenlemeler içinde olduğu halde uygulamada güçlerin birliği sistemiyle yönetilenler. Bu ülkeler, tabula rasayı doldursalar da silip temizliyorlar. İkide bir beyaz sayfa açma çağrıları da muhtemelen bundan kaynaklanıyor.

Categories :
Genel

Readers Comments

There are no comments at the moment !

Add Comments

You can use these tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>